ÇOCUKLARDA GÖRÜLEN DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI VE TEDAVİSİ

ÇOCUKLARDA GÖRÜLEN DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI VE TEDAVİSİ

Sürekli hırçınlık, sinirlilik, geçimsizlik, kavgacılık, okuldan kaçma, çalma, yangın çıkarma, sürekli başkaldırma ve kuralları çiğneme gibi belirtiler davranış bozukluğu olarak nitelendirilir. Davranış bozuklukları, çocuğun çeşitli ruhsal ve bedensel nedenlere bağlı olarak, iç çatışmalarını davranışa aktarması sonucu ortaya çıkar. Başka bir deyişle,bu çocukların çevreleriyle ilişkileri sürekli olarak gergin ve sürtüşmelidir.

DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI
YALAN
Çocukları yalana iten çoğunlukla erişkinlerin gerçek karşısında takındıkları çelişkili tutumdur. Kendisi bol bol uyduran bir çocuk bile, anasının babasının yalanlarına çok duyarlıdır. Aldatılmayı kolay bağışlamaz. Örneğin “doktora gidiyoruz” diye gezmeye çıkan ana ve babasından hesap sorar. Ya da olmadık bir zamanda bunun acısını çıkarır . Örneğin , konuklar önünde ana ya da babasının konuklar için ettiği bir sözü açıklayıverir.

Kapıya gelenlere kendisinin evde olmadığını söyleten bir baba çocuğunun yalanlarına çanak tutuyor demektir. Böyle bir baba çocuğunun abartmaları ya da uydurmaları karşısında sert tepki gösterirse çocuk doğal olarak bocalar. Babanın çelişkili davranışı gözünden kaçmaz. Çocuklar, anne ve babasının birbirine söyledikleri yalanları da sezip açıklamakta ustadır. Özellikle anne, kendi yalanına çocuğunu ortak ediyorsa sakıncalı sonuçlar doğar. “Bugün ne kırdığımı babama söylersen görürsün!” diyen çocuğunu sus payı ile kandırmaya çalışan anne, sonunda onun oyuncağı durumuna düşer. Çocuk da yalanlardan kendine kazanç sağlamak gibi bir alışkanlık edinir.

Kimi çocuk yalan söylerken özlemini dile getirir: Örneğin, babasız kalmış bir çocuk kendini babalı olarak tanıtır. Babasızlık, utanılacak bir durummuş gibi gerçeği saklamak yolunu seçer.

Bunun tam karşıtı bir durumda söz konusu olabilir. Annesi hayatta olan bir çocuk çevresindekilere annesinin öldüğünü söyleyebilir. Çocuk “Annem öldü” derken annesinin kendisinden uzaklaştığını veya kardeş doğumuyla yitirdiğini sandığı sevgiyi anlatmak istiyor olabilir.

Çocuk sık sık yalana başvuruyorsa durup düşünmek gerekir. Bu durumda, çeşitli nedenlere bağlı olarak,ana baba ile çocuk arasındaki güven sarsılmış demektir. Ya çocuk anne babasının beklentilerini karşılamakta güçlük çekiyor ya da ceza korkusuyla yalana sığınıyordur. Örneğin okul başarısızlığının bağışlanmadığı bir evde, çocuk, kırıklı karnesini yitirdiğini söylüyor ya da babasının imzasını atıyorsa, ilişkiler çok gergin demektir.

Ana ve babalar sıklıkla, doğruyu söyletmek için çocuklarını açınmaya zorlarlar. Köşeye sıkıştırılan çocuğun ilk tepkisi de yadsımak olur. Nedense kimi ana babalar eli yüzü çikolataya bulanmış bir küçük çocuğa “Söyle dolaptaki çikolatayı sen mi yedin?” gibi saçma sorular yöneltir. Bu durumdaki çocuk yalana sığınmaktan başka ne yapabilir? Bundan daha sakıncalı bir tutum da gizli polis yöntemiyle “Doğru söylersen ceza vermeyeceğim” diye kandırdıktan sonra çocuk yaptığını itiraf edince çocuğa ceza vermektir. Gerçeği söylemenin başına iş açtığını görmek, çocukta en azından yalanı pekiştirir. Yalan kendini savunmanın en kolay aracı olup çıkar.

ÇALMA
Anne ve babalar çalma karşısında daha sert tepki gösterirler çünkü çalma, her yerde ve her çağda, yalandan daha çok ayıplanan, sıklıkla da cezalandıran bir suçtur. Bütün dinler çalmayı, büyük günahlar arasında saymışlardır.

Çalma konusunda her ana babanın tutumu bir değildir. Kimi evde izinsiz almalarda çalma sayılır. Oysa neyin alma, neyin çalma olduğunu kesinlikle ayırmak güç olabilir. Örneğin iki yaş çocuğunda iyilik (Sahiplik) kavramı yoktur. Çocuk giderek kendinin olanla, olmayanı ayırt etmeye başlar, ama bencil tutumu uzun süre değişmez. Üç –dört yaş çocuğu şekercide şekeri kimseye sormadan avuçlar. Aldığını avucunda sıkı sıkı tutar. Elini de arkasında saklar. Gözden kaçmayan suçlu bir görünümü vardır. Başka bir deyişle sormadan alınmayacağını bilir fakat alma isteğine karşı koyamaz. Gezmelerden cebinde kendinin olmayan oyuncaklarla döner.

Gözlemlere göre öteberi aşırmalar 5-8 yaş arasında oldukça sıktır. Mutfak masasında bozuk paralardan alıp köşe başındaki bakkala koşmayan çocuk yok gibidir. Bu yaşlarda parlak liralar kağıt paralardan daha çekici gelir.

İlköğretimin birinci, ikinci sınıfında çocukların birbirinin renkli kalemlerinde, silgilerinde gözleri kalır. Çoğu izinsiz alınıp eve taşınan bu nesneleri ya buldum ya da kendi paramla aldım diye açıklar. Ya da değiş tokuş ettiklerini, en akıllısı da ödünç aldığını, ertesi gün geri götüreceğini söyler.

Çalma karşısında, ana babaların tepkileri çok çeşitlidir. Örneğin eve kendisinin olmayan bir oyuncakla dönen dört yaşında bir çocuk karşısında, anneler nasıl tutum takınırlar? Kimi anne telaşa kapılır, çocuğu azarlar, ayıplar, “Bir daha aldığını görmeyeyim” der. Ancak oyuncak çocukta kalır. Bir başka anne, çocuğu hırpalayacak kadar öfkeye kapılır ama oyuncak yine geri gitmez. Çocuk suçlanmışsa da oyuncak onun olmuştur. Kimi anne çocuğu polisle, karakolla korkutur, bu durumda çocuğunu ilk gördüğü polisi götürecek kadar ileri giden hapise attırmakla korkutan, “bu yaşta almaya başlarsan, sonun kötü olur, hapislerde çürürsün” diyerek sorunu çözmeye kalkan annelerde vardır.

Tutulacak en doğru yol nedir? Çocuğu korkutmadan, “Hırsız! Niye çaldın, neyin eksik?” gibi sözler kullanmadan, oyuncağın geri verilmesi en doğru çözüm yoludur. Çocuk gereksiz yere suçlanmamış ama davranışı da onaylanmamış olur. Sonunda kazançlı çıkmayışı da bu davranışın yinelenmesini daha az çekici duruma getirir.

Okul çağlarında yinelenen çalmalar üzerinde daha önemle durulmalıdır. Çocuk ve aile yönünden nedenler araştırılmalıdır. Dayaklara, cezalara, ayıplamalara karşın süre giden çalma, önemli bir ruhsal sorundan ileri gelebilir. Şu olasılıklar üzerinde durulmalıdır:

Yaşına göre olgunlaşması geri kalmış kimi çocuk, anne çantasından aldığı paraları öte beriye yatırır ya komşu çocuklara dağıtır. Kazanamadığı arkadaşlığı, parayla satın almaya çalışır.

Bir başka çocuk, gene yaşına uygun olgunlukta değildir; durmadan almaya alışmıştır. Bu çocuk da hiç sınır çekilmediği, her şeye “benim” diye sarıldığı düzeyden yukarı çıkamadığı için, almakta sakınca görmüyordur. Eve getirdiği nesneler de hiç denetlenmiyorsa, aşırmalarını bir süre bırakmaz.

Yinelenen çalmaların en önemli nedenini çocuğun doyumsuzluğunda aramalıdır: doyumsuzluk çok çeşitli durumlarda ortaya çıkabilir. Kısa süreli ya da uzun süreli olabilir. Bir kardeş doğumuyla pabucunun dama atıldığını sanan kimi çocuk kısa süre için anne çantasından para aşırabilir. Bu davranış, kendisini yüzüstü bırakan anneye yönelik bir öç almadır. Sevilmediği ya da ana babanın sevgisini yitirdiğini sanan bir çocuk, çeşitli yollardan bu sevgiyi geri getirmeye çalışır. Olumsuz biçimde de olsa, onların ilgisini üstüne çekmeye uğraşır. Çalma, bu yollardan biri ve genellikle en son başvurulan yardım çağrısıdır.

Hep biliriz ki armağan vermek, sevginin bir belirtisi, bir simgesidir. Çalan çocuk, hak ettiğine inandığı sevgiyi, kendi hediyelerini kendisi alarak elde etmeye çalışmaktadır. Sevgi açlığı ile çalma ilişkisinin en belirgin örneklerini ana baba yoksunluğu çeken çocuklarda görürüz. Öksüzler yuvasından evlat edinilen bu gibi çocukların sığındığı yuvada yiyecek saklamaları, eşya biriktirmeleri ve çalmaları sık olur. Sevgi ve ilgi gören çocuğun bu davranışı şaşırtıcıdır. Gerçekte ana babanın tutumunda bir yanlış yoktur. Sorun, çocuğun çektiği yoksunluktadır. Bunun verdiği güvensizlik duygusunu kendinin sayabileceği bir şeyler edinerek gidermeye çalışmaktadır. Yeni evinde sevildiği ve benimsendiği duygusu iyice yerleşinceye dek bu davranışı sürdürecektir.

Genellikle evin dışına taşmayan aşırma ve çalmalardan çok kaygılanmak gerekmez. Ancak aşırmaların sık oluşu ve alınan nesnelerin değeri sorunun önemli olduğunu gösterebilir.

Ana ve babaların çalmalar karşısında soğukkanlı davranmaları, ne denli güç olsa da gereklidir. Ağır suçlamalar, evden atmalar, acımasız dayaklar sorunu ancak kötüye götürür. Yediği dayak ve gördüğü sevgisiz tutum, ondaki sevilmediği inancını doğrular. Yediği dayakla cezasını çekip ödeştiğini sanan çocuk, yeni bir çalmaya yönelebilir. Umduğundan daha az ceza görmek ya da hiç görmemek çocuğu hem şaşırtır hem sevindirir. Çünkü, bilinçdışı bir yolla ana babasının sevgisini sınamış ve beklediğini itici ve sevgisiz karşılığı görmemiştir.

Bu bakımdan, çocukların ilk çalmalarında, ana babaların olduğu gibi okul yöneticilerinin çok duyarlı ve bağışlayıcı davranmaları yerinde olur. Her çalmanın yinelenmesi gerekmez. Ancak, çocukların ilk şeytana uyuşlarında, ki bununda ruhsal nedenleri vardır. Ağır biçimde cezalandırılmaları çalmaların sürüp gitmesine yol açar.

SALDIRGANLIK
Saldırgan çocuk, ruhsal sorunları nedeniyle yaşıtları ve genel olarak çevresiyle uyumlu ilişkiler kuramayan çocuktur. Aşırı geçimsizdir. İlişkileri gergin ve sürtüşmelidir. Parlamaya hazırdır, kavgacıdır, durmadan kuralları çiğner, sık sık ceza görür. Anababa, öğretmen ve genellikle büyüklere karşı gelmeye eğilimlidir. Olağan anlaşmazlıkları bilek gücüyle çözmeye çalışır. Tepkileri ölçüsüz ve durumla orantısızdır. Öfkesini yenemez, hep kendini haklı çıkarma eğilimindedir. Davranışından utansa bile yinelemekten kendini alıkoyamaz. Cezalardan hiç etkilenmez veya bir süre etkilenmiş gözükür. Bu tanıma giren çocuklar ruhsal sorunlarını davranışa aktarır. Evde, çevrede ve okulda durmadan sorun yaratırlar. Erişkinlerle sürekli çatışma içindedirler.

Çocuklukta sık görülen yaramazlık, itişip kakışma, ara sıra geçimsizlik ve kavgalar, bir çocuğu saldırgan olarak tanımlamaya yetmez. Burada söz konusu olan, tutum ve davranışta süreklilik gösteren saldırganlıktır.

Genellikle, erkek çocuklar daha saldırgandır. Anlaşmazlıklarını dövüşerek çözmeye eğilimlidirler. Kız çocukları ise ağız kavgasını yeğ tutar. Yapısal olarak erkeklerin daha güçlü olmalarının yanında, kız çocukların daha çok engellenmesi, bu konuda kız erkek ayırımını ortaya çıkarır.

Saldırganlık, cinsel dürtü gibi, hayvan ve insanda doğuştan var olan bir dürtüdür. Aslında bireyin yaşaması için gereklidir. Hayvan davranışlarının gözlenmesi saldırganlığın belli amaçlar için kullanıldığını gösterir.: Hayvanlar düşmanlarına karşı savunmak, avlanmak, yavrularını ve eşlerini korumak gerektiğinde saldırgan olurlar. Hayvan bu amaçlar dışında pek seyrek olarak saldırıya geçer. Kendi türünden hayvanlara karşı, öldüresiye saldırgan davrandığı pek görülmez. İnsanda saldırganlık, temelde benzer amaçlar için kullanılır. Ancak insanın davranışı daha karmaşık olduğu için, bu amaçlar gözden kaçar. Çünkü saldırganlık insanda çok değişik kılıklara bürünür. İnsan hayvandan ayrı olarak, söz ve tutumuyla da saldırgan olabilir. Saldırganlık, insanda en acımazsız hayvanın yırtıcılığından daha korkunç biçimlere dönüşebilir. Ama insan, aynı zamanda, en sevecen ve en uysal yaratık olma özelliği gösterir. Kişinin yaşantı ve deneyimleri, kendisinin bu iki uçtan birine doğru yaklaştırır.

Kişinin eğitilmesi, bir bakıma yapısında var olan bu saldırganlığın yumuşatılması ve olumlu yollara aktarılması demektir. Toplumsal yaşam, bireylerin saldırganlık eğilimlerinin törpülenmesine bağlıdır.

Aslında, insanda var olan bu saldırganlık yok olmaz veya tümüyle bastırılamaz, ancak biçim değiştirir. Taşkın sellerin su yollarına akıtılıp, sulama ve elektirik üretme işlerinde kullanılması gibi olumlu ve verimli alanlara yöneltilir. Beden gücünün, kavgada değil, spor alanında yarışmaya araç olarak kullanılması, bu yararlı dönüşüme bir örnektir. Uygar kişi, saldırganlık dürtüsünü kaba üstünlük sağlamak için kullanmaz. Onun yerine becerisi, yetenekleri ve zekasıyla toplumsal amaçlara yönelir. Ortaya koyduğu işle, başarısıyla, yöneticiliğiyle, yaratıcılığıyla üstün gelen duyguya doyum sağlar. Başka bir deyişle, içindeki saldırganlık eğilimini yüceltir. Beğenilme, başarı kazanma, yönetme, ortaya bir yapıt koyma, topluma yararlı olma gibi çabalar hep bu saldırgan gücün toplumsal kılığa bürünmüş görüntüleri olarak yorumlanabilir. İnsanoğlu, saldırganlık dürtüsünü, zekasının buyruğunda kullanabildiği gibi, tersini de yapabilir: Bütün yeteneklerini saldırganlığını gerçekleştirmek uğruna seferber edebilir.

Çocuk içinden gelen saldırganlığı, başlangıçta bütün çıplaklığı ve yalınlığı ile dışa vurur. Çocuk kızgınlığının zararsız, kimi zamanda sevimli görünmesi, aldatıcıdır. Vuran, kıran, bağırıp çağıran, arkadaşını ısıran bir çocuk, erişkin gibi güçlü olsaydı, yırtıcı bir hayvandan ayırdedilemezdi. İstekleri engellenen çocuk, daha bebekliğinde amaçsız diyebileceğimiz bir öfke tepkisini gösterir. Ağlar, tepinir, altını ıslatır, terler, soluğunu tutar, morarır. Ayaklanmaya başladığında, atarak, vurarak, ısırarak, yere yatıp uğunarak saldırganlığını boşaltır. Daha da ileri gider, dışa vuramadığı düşmanca duyguları kendisine yöneltir, başını duvara vurur.

Çocukta güven duygusu geliştikçe, beklemeyi ve tepkisini dizginlemeyi öğrenir. Gereksinimleri doyuruldukça yatışır. Başkaldırma yerine, uysal davranmanın, kendi yararına sonuçlandığını görür. Kendisine sevgiyle yaklaşıldıkça, bu sevgiyi sürdürmek amacıyla, kendi kendini kısıtlamaya başlar. Bir yandan da saldırganlığını oyuna aktarır; bastırmak zorunda olduğu dürtülerine boşalım sağlar. Daha sonra, benimsediği anababasına benzemek, onlarca beğenilmek için davranışını kendi denetlemeye başlar. Önündeki örneklere göre, dürtülerine ket vurmaya, davranışlarını onlara uydurmaya çalışır. Bunlara, anababanın sevgisini yitirmek ve cezalandırmak korkusu da eklenince, çocuk, saldırganlığını daha da azaltır.

Her türlü saldırganlığın kısıtlandığı bir ortam, çocukta gerginlik yaratır. Çocuk bu durumda, saldırganlığını dizginlemeyi değil, ondan korkmayı öğrenir. Örneğin kendini savunması için bile dövüşmesi yasaklanan bir çocukta öfke birikimi olur. Böyle bir çocuk, kendi öfkesinden korktuğu için davranışını ayarlamak yerine, ya tümden siner ya da dizginsiz bir saldırya geçer. Uygun yollardan saldırganlığını boşaltamayan çocuk, basıncı gittikçe artan bir buğu kazanı gibidir. Sonunda ya kendine ya da çevresine zarar verir. Bu eğilimlerin içinde kısılıp kaldığını gören kişi, saldırganlığını kendisine yöneltir. Öfkesini yenemeyen çocuğun kendi kendini ısırması, saçını yolması, başını duvara vurması gibi, erişkinler de benzer davranışı, kendi canlarına kıymaya kalktıklarında gösterirler.

Başka bir anlatımla, dıştan gelen baskı ve kısıtlamalar ne denli büyük olursa, çocuğun tepkisi de o denli güçlü olur. Dayağın en çok kullanıldığı evlerden , en saldırgan çocukların çıkması boşuna değildir. Kendini anababa karşısında güçsüz bulan çocuk, tepkisini başkalarına yöneltir. Evde kardeşlerine, çevrede ve okulda arkadaşlarına saldırır. Attığı her yanlış adımda ceza gören bir çocuk, “Göze göz, dişe diş” ilkesinin geçerli olduğuna inanmaya başlar.

Saldırgan çocuk, temelde güvensiz çocuktur. Çevreden iyi bir davranış beklemediği için, ilk tepkisi saldırmak olur. Başkaları saldırmadan, ilk saldırıyı kendisi yapar. Kendi görmediği hoşgörüyü, başkasına gösteremez. Aşırı saldırgan çocuk, aynı zamanda doyumsuz ve sevilmediğine inanan çocuktur. Başka bir deyişle, özsaygısı azdır. Kabadayılık gösterileriyle kendini güçlü olduğuna inandırmaya çalışmaktadır. Kuralları çiğnemek, vurmak, kırmak, büyüklere karşı gelmek, onda geçici bir güçlülük duygusu yaratır. Kendinden küçüklere karşı acımasız, kendinden güçlüler karşısında kuşkulu ve sinmiştir. İnsan ilişkilerini “Ezmezsen, ezilirsin” biçiminde değerlendirir.

Saldırgan çocuk, dürtülerini dizginlemeyi öğrenme olanağı bulamamış çocuktur. Anababa tutumu çok sert ve hoşgörüsüz olduğu için, biriken öfkesini ev dışında açığa vurur. Ya da evdeki eğitim çok tutarsızdır. Çocuk neyin doğru, neyin yanlış olduğunu öğrenmekte güçlük çeker. Bu nedenle toplumsal kuralları benimseyemez.

Gevşek disiplinle yetişmiş bir çocuk da saldırgan olabilir. Kendisine sınır konmadığı için, kurallara uymak yerine, herkesin kendine uymasını bekler. Saldırgan çocuğun üstbenliği, yeterli ölçüde denetleme, dizginleme görevini yerine getiremez. Çünkü anababasıyla sağlıklı bir özdeşim yapamamıştır. Saldırgan çocuk, kendini ailenin itilen, ezilen, aşağılanan üyesi gibi algılar. Başka bir deyişle, evde ve çevrede, kendini şamar oğlanı gibi görür.

Saldırgan çocuk ailedeki dengesizliğe ve ayartıcı çevre koşullarına bağlı olarak suça yatkınlık kazanır. Sevgi yetersizliğine, katı cezalar ve sürekli anlayışsızlık da eklenince suça itilme olasılığı artar. Aile ortamının sağlıksız oluşu, daha küçük yaştan, çocuğun saldırgan tutumu benimsemesine yol açar.

Saldırgan çocuk, doyumsuzluğunun ve sevilmediğinin bilincinde değildir. Sevilmek, benimsenmek gereksinimlerinin karşılanmadığını görerek umudunu yitirir. Bununla birlikte bu istek ve gereksinimler bilinç dışında etkisini gösterir. Çocuk kendisindeki bir kusur ve eksiklik nedeniyle, itildiği ve sevilmediği sonucuna varır. Başka bir deyişle içten içe bir suçluluk duygusuna kapılır. Olumsuz davranışlarını, aileyi sınamak için kullanır. Daha çok tepki gördükçe, sevilmediği duygusu iyice pekişir. Cezalandırıldıkça bu suçluluk duygusu bir süre için yatışır. Artık suçunu ödemiştir ve yeni bir saldırgan davranışa hazırdır. İtildikçe, anababaya yaklaşmak, onlarca sevilip benimsenmek eğilimlerini içine gömer. Yalancı bir güven ve bağımsız tutum takınır. Bu çocuklar, topluma ve genel olarak insanlara karşı kuşkulu ve düşmanca duygularını ileri yaşta da sürdürürler. Ancak hepsi suça yönelmezler. Kimi, saldırganlığa daha çok olanak sağlayan askerlik, polislik, dövüşlü sporlar gibi alanları meslek olarak seçer, topluma ters düşmeden dengelerini korurlar.

Anababa tutumu ve ev yaşantısı, saldırganlığın oluşumunda ve gelişmesinde baş yeri tutarsa da kimi durumlarda çocuğun kendisinden gelen nedenler de saldırganlık kaynağı olabilir. Örneğin beyin örselenmesine yol açan beyin zarı yangısı, doğum sırasındaki beyin örselenmeleri, çocuğu saldırganlığa daha yatkın kılarlar. Bu çocuklar dürtülerini dizginlemekte güçlük çeker.

YERİNDE DURAMAYAN ÇOCUK (HİPERAKTİF ÇOCUK)
Çocuklar genellikle canlı, hareketli ve yaşam doludur. Gün boyu oynar, koşar ve zıplarlar. Sürekli bir gidiş, geliş içinde, durmadan bir şeyler yaparlar. Yorulmak nedir bilmezler. Dışarıda oynadıkları yetmiyormuş gibi, evde de çoğu kez anneleri kızdıran koşmalı, atmalı oyunlar yaratırlar. Öyle ki annelerin zamanı çocuklara, “dur, otur, koşma, gürültü yapma, karıştırma” demekle geçer. Sağlıklı gelişen çocuklar doğal olarak kabına sığamayan yaratıklardır.

Ancak kimi çocuk vardır ki, bu olağan canlılığın çok ötesinde bir kımıltı içindedir. İlkokulun her sınıfında böyle bir iki çocuk bulunur ve arkadaşları içinden kolayca seçilirler. Aşırı hareketli çocuk kıpır kıpırdır yerinde duramaz, tez canlıdır, ödevini çırpıştırıverir. Savruk ve düzensizdir. Yazısı bozuk ve yanlışlarla doludur. Durmadan yanındaki öğrenciyle konuşur, sık sık kalem yontar, her fırsatta sırasından kalkıp dolaşır. Uzun süre bir işle uğraşamaz. Başkalarının dikkatini çekmeyen bir ses, bir görüntü onun ilgisini anında çeker. Sürekli kıpırdanışı, çevresini de rahatsız eder. Öğretmeni sık sık uyarır, paylar, susturur ve ceza verir. Kısa bir süre sonra eski kıpırdanış yeniden başlar. Bu aşırı hareketlilik kimi zaman saldırgan davranışa dönüşür. Çevresini tedirgin eden böyle bir çocuğun, yaşıtlarıyla ve öğretmeniyle sürtüşmeye girmesi kolaydır. Zekası yaşına uygun olan bu çocuklar, dikkat dağınıklığı nedeniyle başarısız olur. Tepisel ve atak davranışları nedeniyle, olağan çekişmeleri kavgaya çevirirler.

Özellikle okul çağına gelince daha kolay tanınan bu çocuklar, okul öncesinde de yaşıtlarından çok değişik bir görünüm içindedirler. Anneler bunları “düz duvara tırmanan” çocuklar olarak nitelendirirler. Bir dakika oturmadan anneyi gün boyu ardından koştururlar. Koltukların üzerinden atlarlar. Boyundan büyük işlere kalkışırlar. Düşselerde, yaralansalarda taşkınlıkları sürer gider. Kuşkusuz böyle bir çocukla gün boyu uğraşmak zorunda kalan anne yorulur, sabrı tükenir. Sert tepkilerle cezalarla çocuğu dizginlemeye çalışır. Anne çocuk ilişkisi gittikçe bozulur ama çocuk durulacağı yerde daha çok azar. Böylece, anne ile çocuk kısır bir döngü içine girer kimi anne bu tür çocukların daha bebekliklerinde kıpır kıpır olduklarını anımsarlar.

Bu durumun ruhsal nedenlerden çok çocuğun yapısal bir bozukluğundan ileri geldiği görüşü yaygındır. Böyle çocuklar doğum öncesinde veya doğumdan geçirdikleri belli belirsiz bir beyin zedelenmesi sonucu bu duruma gelirler. Aşırı hareketlilik dışında bedensel bozukluk göstermezler. Kimisinde denge bozukluğu ve beceriksizlik belirtileri vardır. Kimi çocukta algılama bozuklukları ve beyin dalgalarında düzensizlik bulunabilir. Yazı ve okumaları geç ve güç gelişir. Öğrenme, zekaya uygunluk göstermez. Kimi çocukta geri zekalı sanılacak ölçüde okuma güçlüğü gözlemlenir. Harfleri atlar ve karıştırır. Yazmada ve çizgi çizmede çok beceriksizdir. Bu çocuklar kulaktan daha iyi öğrenirler. Simgeleri kavrayıp kullanmada güçlük çekerler. Kolayca tembel ve dikkatsiz olarak damgalanır; evde ana ve baba okulda öğretmenin baskısı altında kalırlar. Oysa çocuğun güçlüğü tembellik değil, gerçek bir algılama bozukluğudur. Özellikle İngilizce konuşulan ülkelerde sıklıkla rastlanan bir durumdur. Böyle ortalama zekalı yada parlak zekalı olup da okuma yazma güçlüğü çeken çocuklar için özel eğitim uygulanır. Aşırı hareketliliği giderici ilaçlarla iyi sonuçlar alınmaktadır. Bu ilaçlar aynı zamanda çocuğun algılamasını ve dikkatini de düzeltici etki gösterir.

İNATÇI ÇOCUK
Kimi çocuk vardır açıktan saldırgan değildir, başkaldırmaz ama söz de dinlemez. Anababasının buyruğunu duymaz gibi davranır ya da bir kaç kez söylenmeden, bağırılmadan duymaz. Duyduktan sonra da banane diye omuz silker ya da “tamam” der ama bildiğini okur.

İnatçı çocuk, saldırganlığını pasif direniş yoluyla açığa vuran çocuktur. Her şeyi ağırdan alır. Çantasını hazırlamaz, ağır giyinir, okula geç gider. Çalışmam demez, ama masa başına geçip hiçbir şey yapmadan oturur. Bir şey söylenince anlamamış gibi boş gözlerle bakar. Bu tutumlarıyla anababayı çileden çıkarır, sert tepki görür. Anne ne yapacağını, nasıl yaklaşacağını bilemez. Dayak ve cezaya başvurur, çocuğun değişmediğini görür, büsbütün kızar. Böyle bir çocuk, açıkça kardeşini dövüp hırpalamaz ama sinsice kızdırır. Okulda da öğrenmeye karşı isteksiz davranır, yeteneğini kullanmamakta direnir. Ancak geçecek not alır. Kısacası anababa ve öteki yetişkinlere karşı olumsuz bir tutum içindedir. Arkadaşlarıyla açıktan kavga etmese de, geçimsiz ve uyumsuzdur. Yerinde duramayan aşırı hareketli çocuklar da bu özellikleri gösterebilirler.

İnatçı çocuğun genel tutumu çoğunlukla gergin ana- çocuk ilişkisinin bir sonucudur ve başlangıcı özerklik dönemine kadar gider. Annenin tuvalet eğitimi veya yemek konusunda çok katı ve ısrarcı oluşu çocuğu pasif direnmeye götürür. Ana- çocuk arasında bu dönemde başlayan savaş başka alanlara da sıçrayarak sürüp giderse ortaya inatçı bir kişilik çıkar. Çok karışan, çok söylenen, ayrıntılar üzerinde çok duran bir anne, çocuğunu böyle bir savunma yoluna kolayca iter. Kardeşler arasında ayırım yapılması da çocuğu daha inatçı yapan nedenlerden biri olabilir.

YATAĞA İŞEME
Genellikle çocuklar, ikinci yaş sonunda dışkılarını, üçüncü yaş sonunda çişlerini tutmayı öğrenirler. Ancak 4-5 yaşına gelinceye dek ara sıra gündüzleri, daha sık olarak ta geceleri altlarını ıslatırlar. İlkokul çağında, çocukların yaklaşık yüzde on- on beşi yataklarına işer. Bu oran yaş ilerledikçe düşer; ergenlik çağında yüzde ikiye iner , erkek çocuklarda yatağa işeme oranı kızlara göre bir kat daha fazladır.

Köylerde, gecekondularda, öksüz yuvalarında ve yetiştirme yurtlarında, gece işemeleri yüzde yirmi ve daha yüksek oranlarda görülmektedir. Bu çevrelerdeki görülme sıklığı yetersiz ve düzensiz tuvalet eğitimine bağlıdır. Düzenli işeme ve dışkılama alışkanlığı, bir yandan çocuğun kaslarının ve sinirlerinin olgunlaşması, öte yandan uygun zamanda başlatılıp sürdürülen eğitimle kazanılır.

Yatağını ıslatan çocukların aileleri ve akrabalarının yarıya yakın bir bölümünde çocukluk yaşlarında aynı durumun bulunduğu saptanmıştır. Bu bulgu, yatağa işemede bir çok etken arasında ailesel bir yatkınlığın varlığını göstermektedir. Ayrıca gece işemelerinin küçük bir bölümü bedensel hastalıklar sonucu ortaya çıkar. Böbrekte ve boşaltım yollarındaki doğuştan bozukluklar, sidik yollarının yangıları başlıca nedenler arasındadır.

Bedensel nedenler arasında çok azda olsa gece gelen epilepsi nöbetleri gece işemelerinin nedeni olabilir. Ayrıca bu çocukların yüzde 1-2’sinde omurganın alt omurlarından birinde çatallı diken denilen bir bozukluğunda yatak ıslatmaya yol açabileceği ileri sürülmüştür. Ancak bu bozukluk bulunan her çocukta gece işemeleri görülmez.

Bu çocukların yarıdan çoğunda uyku derindir. Çocuğun bu yapısal özelliği sonucu derin uykuda sidik torbasının büzücü kasları gevşemekte, yada içten gelen işeme uyarılması, çocuğu uyandırmaya yetmemektedir.

Anlatılan bedensel nedenler ve gevşek eğitim dışında, yatağa işeme büyük çoğunlukla ruhsal nedenlere bağlanır. Daha doğrusu, yapısal yatkınlık ve uyku derinliği gösteren çocuklarda ruhsal etkenler kolayca gece işemelerine yol açmaktadır. Gerçekten ruhsal etkenlerin önemli payı olsa da, yatağa işeyen çocukların hepsi uyumsuz çocuklar sayılmaz. Başka bir deyişle tek başına yatağa işeme ruhsal uyumsuzluğun kanıtı değildir. Bu çocuklar içinde ağır davranış bozukluğu gösterenler olduğu gibi çok uyumlu olanlar da vardır. Bunun için ilkokul çağında sürüp giden gece işemelerinde önce bedensel nedenler incelenip ayıklanması doğru olur. Çocuk hekiminin yoklamasından gecen çocuk daha sonra çocuk ruh sağlığı hekimine götürülmelidir. Gece işemelerinin başlıca nedeni bedensel de olsa anne çocuk ilişkisini gerginleştireceği için zamanla sorun yaratması da doğaldır.

Genellikle yatağa işeyen çocuklar arasında davranış bozuklukları ve başka ruhsal sorunlar da görülmektedir. Başka bir deyişle, yatağa işeme ruhsal uyumsuzluk belirtilerinden sadece biri olarak ortaya çıkmaktadır.

Ruhsal nedenlere gelince bunlar çok çeşitlidir ve gece işemesine yol açan özel bir etkenden söz edilemez. Erken ve baskılı bir tuvalet eğitimi daha sık saptanan bir durumdur. Gene sıklıkla rastlanan bir özellik çocukla anne arasındaki gergin ilişkidir. Ancak bu gerginlik birincil neden midir,yoksa işeme sonucu mu ortaya çıkmıştır, her zaman ayırtedilemez.

Kesinlikle ruhsal nedene bağlanabilen işemelerin en açık örneği, kardeş kıskançlığına bağlı olandır. Tuvalet eğitimini çoktan tamamlamış bir çocuk kardeş doğumundan kısa bir süre sonra gündüz ve gece altını ıslatmaya başlar. Bebek gibi sevilme ve ilgi çekme amacına yönelik bir geriye dönüştür. Genellikle kısa sürüp düzelen bu durum, çocuğun gerçekten itildiği ve sevgiden yoksun kaldığı durumlarda sürüp gider.

Ruhsal nedenlerin açık olarak görüldüğü başka durumlarda vardır. Korkulardan, örseleyici yaşantılardan, ameliyatlardan sonra da gece işemeleri başlayabilir. Korkutucu durumlarda küçük çocukların altlarına kaçırmaları çok bilinen bir olaydır. Örneğin kalabalıkta annesini yitiren bir çocuğun ilk yaptığı şey korkudan ağlama ve altına işemesidir. Büyüklerin bile aşırı heyecan durumlarında (sınav öncesi ) sıkışmaları ruhsal durumla işeme arasındaki ilişkiyi gösteren bir örnektir. İkinci dünya savaşı sırasında bombalanan avrupa kentlerinde çocukların çok sıklıkla yataklarını ıslattığı gözlemlenmiştir. Bunun gibi alışılmadık dayak ve cezalardan sonra başladığı da sık olur. Ana babanın çocuğu evde bırakıp yolculuğa çıkmasında yani ayrılıklarda da işemeler sıklaşır. Kızıp öfkelenen kimi çocukların odanın ortasına işemeleri de bunun bir saldırganlık aracı olarak kullanabildiğini kanıtlar. Her gece yatak ıslatan çocuğun konuk olduğu evde işemeyişi annenin dikkatini çeker bundan isterse çişini tutabileceği sonucunu çıkarır ve “Bütün eziyetin bana” diye çocuğa çıkışır. Gerçekten her gün sidik kokusu çekmek, çarşaf yıkamak, çamaşır değiştirmek çoğu anneyi çileden çıkarır. Ana baba yatağında yatan, yedirilen, giydirilen başka bir deyimle, olgunlaşma olanağı verilmeyen çocuklarda da işeme sıktır ve uzun sürer burada neden, çocuğun yaşından daha çocuksu kalmak isteyişidir.

Daha öncede belirtildiği gibi tek başına görülen yatak ıslatma dengeli mutlu ve uyumlu bir çocukta kaygı uyandırıcı bir durum değildir. Tedaviye direnç gösteren işemeler çocuğun başka uyumsuzluk belirtileri gösterdiği durumlardır. Yatak ıslatmaya sıklıkla eşlik eden şu belirtilerin varlığı ilaç yanında ruhsal sağaltımında gerekli kılabilir. Kekemelikler, uyku bozuklukları, tikler, dışkı kaçırmalar ve çeşitli davranış bozuklukları.

Özellikle erkek çocuklarda gece işemelerinin sünnetle düzelebileceği inancı temeli olmayan bir inançtır. Tam tersine bazı durumlarda işemeyen çocuklar, sünnetten ya da fıtık ameliyatından sonra yataklarını ıslatmaya başlarlar. Buna iğdiş edilmiş korkusu neden olur.

Yatağa işeme dışında çocuk, davranışlarında ve ruhsal uyumlarında bozukluk göstermiyorsa ana babanın kaygılanması gerekmez. Sabırlı ve anlayışlı bir yaklaşım sorunun daha kısa bir sürede çözümünü sağlar. Azarlanıp ayıplanan çocuklarda, aşağılık duygusu gelişir. Sertlik ve utandırıcı cezalar, belirtinin uzamasına neden olur. Özellikle yedi yaşından önce, çocuğun, gecede bir iki kez çişe tutulması yararlı olabilir. Gece işemesi çoğunlukla uykunun ilk saatlerinde olur. Akşamları sulu besinlerin kesilmesi sık denenen ama sonuç vermeyen önlemdir. Bugün, beden sayrılıklarından ileri gelmeyen gece işemeleri için çok etkili ilaçlar vardır. Uyku derinliğini azaltan ve sidik torbasını büzücü etkisi yapan bu ilaçların, 4 ila 6 hafta boyunca uygulanması gece işemelerinin yüzde yetmiş-sekseninde etkili olmaktadır. İlaç bırakıldıktan sonrada kazanılan alışkanlık bozulmamaktadır. Halk arasında yaygın olan bin kanının tersine ilaçlar kısırlık yapmadığı gibi sakıncalı yan etkileri azdır.

DIŞKI KAÇIRMA
Dışkı kaçırma, seyrek görülen ve daha çok erkek çocuklarda rastlanan bir durumdur. Genellikle, yatağa işemede olduğundan daha ağır bir ruhsal uyumsuzluk göstergesidir. İlkokul yaşlarından süre gitmesi, önemli ruhsal bozukluklarının varlığını belirtir. Yatağa işemede olduğu gibi, bir çeşit dışkı kaçırma vardır ki, yetersiz ve gevşek bir eğitim nedeniyle baştan beri, dışkı tutma alışkanlığı kazanılmamıştır.

İkinci bir çeşidinde ise, dışkılama düzene girdikten bir süre sonra bozulmuştur. Bu durum, sonradan başlayan yatağa işeme gibi, genellikle ruhsal etkenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Yeni bir kardeşin doğumu, anneden ayrılık, korkutucu olaylar, hastaneye yatış, anaokuluna gidiş gibi tedirgin edici durumlar çocukta bir gerilemeye yol açar. Bu çocukların annelerinin temizlik ve titizliğe önem verişleri ve cezalandırıcı tutumları özellikle belirgindir. Çocuğun dışkılama eğitimi çok baskılı bir yöntemle uygulanmıştır. çocuk bir bakıma bu davranışı ile hem annesinin ilgisini çekmekte hem de ona başkaldırmaktadır. Başka bir deyişle, anneyi en duyarlı yerinden yaralamaktadır. Aşırı titiz bir anneyi dışkısını donuna kaçıran bir çocuk kadar kızdıran bir uğraş düşünülemez. Çocukla anne arasında bir çekişme başlar. Cezalar, korkutmalar, dayaklar birbirini kovalar. Ancak bu savaştan yenik çıkar. Kimi çocuk tuvalete gitmeye karşı direnç gösterir. Yalnız dışarıda oynarken değil, evde bile tuvalete yetişemediğini söyleyerek anneyi çileden çıkarır.

Okula giden kimi çocuğun, bütün gün dışkısını tutup ta eve dönüşte altını kirletmesi sık görülen bir durumdur. Bu gözlemler, dışkı kaçırmanın, kalın bağırsakta bir problemin olmadığının en açık kanıtıdır. Dışkılamanın, yalnız evde sorun olması da, çocuğun annesiyle arasındaki bozuk ilişkiyi gösteren bir ipucudur. Gerçekten, dışkılarını tutamayan çocuklarda pek çok uyumsuzluk belirtisi gözlemlenir. Bunlar genellikle yaşlarından küçük davranan çocuklardır. Çevreye ve okula uyumları yetersiz, arkadaş ilişkileri ya kısıtlı yada bozuktur. Bağımlı ve inatçıdırlar. Açıktan saldırgan olamaz, ama tepkilerini dolaylı yoldan gösterirler.

Bu çocukların anneleri, titizlikleri ve baskıcı oluşları yanında tedirgin ve ev işlerinden yorgun düşmüş kadınlardır. Ruhsal bıkkınlık ve çökkünlük belirtileri gösterirler. Bütün sıkıntılarını dışkısını tutamayan çocuğa yöneltirler.

Dışkısını tutamayan bir çocukta, her şeyden önce gereksiz baskıların kaldırılması, aşırı titiz tutumdan vazgeçilmesi gerekir. Çocukla olumlu bir ilişkiye girildikten sonra, dışkılamasını düzene sokmak kolaylaşır. Ceza ve dayağı bırakarak kesin bir tutumla çocuğun günde üç dört kez, belirli aralarla tuvalete oturması sağlanmalıdır. Yemeklerden sonra bağırsak çalışması hızlandığında, bu saatlerin seçilmesi daha uygun olur. Çocuk dirense de, anne soğukkanlı kararlı tutumunu sürdürmelidir. Buna uymazsa, oyuna çıkamayacağı veya tv izleyemeyeceği söylenerek çocuk düzene girmeye zorlanmalıdır. Bu yolla, okul öncesi çağda eğer annenin tutumu çok katı değilse, kısa sürede düzelme sağlanabilir. İlişkilerin çok bozuk olduğu durumlarda çocuk ruh sağlığı bölümüne başvurmaları gereklidir.


ÖZGÜL ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ
Özgül öğrenme güçlüğü, zihinsel gelişimi normal olmasına karşın, okuma-yazma, aritmetik ve diğer akademik işlevlerde ortaya çıkan yaş ve sınıf düzeyinden beklenmeyen, yapısal ve gelişimsel bir sorundur.

Ülkemizde henüz az tanınan bir bozukluk olması nedeniyle, aynı yaş ve sınıf düzeyindeki ilköğretim çağı çocukları arasında, okuma-yazma alanındaki akademik becerilerinde zihinsel düzeylerinden beklenmeyen güçlükler yaşayan çocuklar aynı zamanda,tanı, özgül tedavi ve eğitim programlarından yararlanma aşamalarında da sorunlar yaşamaktadırlar. Örgün öğretimde zorlanan, kendilerini yaşıtlarından farklı hisseden, anne-baba ve öğretmenleri ile ilişkileri bozulan çocukların kişilik gelişimleri de olumsuz etkilenmektedir.

Özgül öğrenme güçlüğü, dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ve matematik becerilerde güçlükle kendini gösteren çok boyutlu bir bozukluktur.

Merkezi sinir sisteminin işleyiş bozukluğundan kaynaklandığı ve yapısal olduğu düşünülmektedir.

Özgül öğrenme güçlüğü olan çocukların her biri diğerinden farklıdır, sorunları ve tedavileri de her çocuğun kendine özgüdür. Okul çağı çocukların %10-20’sinde özgül öğrenme güçlüğü vardır. Bu çocukların %20-25’inde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu görülür. İki ayrı sorun olmalarına rağmen sıklıkla bir arada bulunurlar. Çocuğun yaşadığı başarısızlık ve hayal kırıklığı sonucunda, özgül öğrenme güçlüğüne sıklıkla duygusal, sosyal ve aile içi sorunlar da eşlik eder.

ÖZGÜL ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ NEDİR?
Öğrenme, algılama, organize etme,depolama ve gerektiğinde bilgiyi göstermeyi içeren bilginin kazanılması işlevidir. Bu tanıma göre bilgi önce beyne ulaşmalı (girdi), sonra organize edilmeli ve anlaşılmalı (bütünleme), ardından depolanmalı (bellek) ve gerektiğinde kullanılmalıdır (çıktı).

Öğrenme sürecinde yaşanan bu aşamalardan birinde ya da bir kaçında bir sorun olduğunda özgül öğrenme güçlüğü ortaya çıkar.

Girdi sorunları:Çocuk, yaşından beklenmeyecek düzeyde, harf ya da kelimeleri birbirine karıştırıyorsa, ters görüyorsa; b yerine d, “ev” yerine “ve” yazıyorsa , harf, kelime ya da satır atlıyorsa, uzaklık, boyut, derinlik algılama da zorlanıyorsa, görsel algı sorunları yaşıyordur. Sesleri yanlış algılayıp, sesleri ayırt edemiyor veya birine odaklanamıyorsa, cümleleri eksik ya da yanlış algılıyorsa, işitsel algı sorunları vardır. Dokunarak bir nesneyi tanımlayamıyor, şeklini, sayısını ayırt edemiyorsa, dokunsal algı sorunları yaşıyordur. Bu sorunlar, okuma, yazma, yön bulma, basket atma, merdiven inme, ya da dağınık bir çekmeceden aradığı objeyi bulmada,gürültülü bir ortamda söylenileni duyma ve anlamada, hızlı bir konuşmayı izleme ve bütünüyle algılamada zorlanmaya neden olur.

Bütünleme sorunları:Algılanan bilginin sıralanması , kullandığı ortama göre yorumlanması (Soyutlama), önceki bilgilerle bağlantı kurulması ve anlam kazanmasına ilişkin, bir sorun varsa; çocuk, duyduğu ya da okuduğu bir öyküyü doğru sırada aktaramaz, harflerin dizgisini karıştırır, ayları, günleri sırasıyla sayamaz, öncesini sonrasını karıştırır. Kelimeleri kullanılış biçimlerine göre ayırt edemez, şakaları ve deyimleri anlamakta zorlanır. Bir konunun ana fikrini bulamaz. Yaşamını programlayamaz ve çevresini düzenleyemez.

Bellek sorunları:Bilgiyi kısa süreli bellekten, uzun süreli belleğe kaydetmede bir sorun varsa; çocuk akşam ezberlediği şiiri sabah okuyamaz, sınıftan çıkarken aldığı ödevi, eve gelince unutur, az önce telefon eden kişinin notunu vermeyi unutur. Fakat bir yıl önceki olayı, geçmişte öğrendiği bir bilgiyi daha rahat aktarır. Bu durumda özgül öğrenme güçlüğü olan çocuğun, yaşıtlarının az tekrarla öğrenebildikleri (uzun süreli belleğe geçirebildikleri), bilgileri bellekte tutabilmek için, çok daha fazla tekrar etmesi gerekmektedir.

Çıktı sorunları:Özgül öğrenme güçlüğü olan çocuk, kazanılmış bilgi ve becerileri kullanmada sorun yaşıyorsa; kendiliğinden konuştuğunda , akıcı ve düzgün konuştuğu halde, sorulara yanıt verirken aynı beceriyi gösteremez ve tutuklaşır, konuyu geçiştirmeye çalışır. Yürürken, koşarken birşeylere takılır, yalpalar. Yazmaya ilişkin güçlükler yaşayabilir. Çabuk yorulur, hatalı ve ağır yazar.

Özgül öğrenme güçlüğü tanısının konulabilmesi için çocuğun, zekası normal, duyu organları sağlam olmalıdır, okul başarısı sınıf düzeyinin altında olmalıdır.

ÖZGÜL ÖĞRENME GÜÇLÜNÜN SAĞALTIMINDA ÖNERİLER
Özgül öğrenme güçlüğü tanısının konulabilmesi için çocuğun fizik ve nörolojik muayenesiyle birlikte psikolojik değerlendirmesi de yapılmalıdır.

Özgül öğrenme güçlüğü olan çocukların zeka düzeyleri normaldir, okul başarısızlıkları yapısal bir güçlükten kaynaklanır. Çevresel düzenlemeler, uygun tutumlar ve eğitsel tedavi ile üstesinden gelinebilir.

Özgül öğrenme güçlüğü tanısı konulduğunda, çocuğun bu güçlüğe yönelik özel bir eğitsel tedaviye alınması gerekir. Eğitsel tedavinin süresi çocuğun güçlük düzeyine göre değişir.

Özgül öğrenme güçlüğü geçmiş yıllarda daha çok disleksi olarak bilinmekteydi. Ancak “disleksi” öğrenme güçlüğünün sadece “okuma bozukluğu” tanımını kapsamaktadır. “Aritmetik zorluğu” için “Diskalkuli”, “Yazma zorluğu” için de “Disgrafi” terimi kullanılmıştır.

Özgül öğrenme güçlüğünün sağaltımında dikkat edilecek hususlar aşağıda sıralanmıştır.

Öncellikle duygusal olarak güvenli bir çevre oluşturulmalıdır. Çocukların bireysel farklılıklarına ve gereksinimlerinin de farklı olabileceğini kabul ederek eğitim vermek uygun olacaktır.

Çocuğun farklı alanlardaki yetilerini öne çıkarabilmek gerekir. Çocuğun güçlüklerinin ve güçlü yönlerinin fark edilebilmesine yardımcı olabilmek, olumsuz tepkilerin ortaya çıkmasını ya da sürmesini engeller. Çocuğun benlik saygısını geliştirmek için sınıf içi ve dışında eğitim sırasında girişimlerde bulunulabilir.

Çocuğa saygı duymak, belirtilerine karşı duyarlı olabilmek ve anlayışla yaklaşabilmek ve destekleyici olmak yardımcı olacaktır. Bu sayede çocuğun öğrenme hevesi ve katılımı arttırılabilir.

Çocuğun kişiliğine yönelik eleştirilerden kaçınıp, sadece hatalı davranışlarının farkına varması sağlanmaya çalışılmalıdır. Sınıf içi toplantılar yaparak, kuralları tartışmak, gereksinimleri belirlemek ve başa çıkma yöntemlerinin gelişmesine yardımcı olmak uygun yöntemlerden bazılarıdır...Eleştirmek yerine, yapılması beklenen davranışı, yargılamadan kararlı bir ifadeyle aktarmak uygun olur.

Çocuğun dikkatini arttırmak ve derse ilgisini sürdürmek için yönergeleri açık ve net bir şekilde verebilmek, öncesinde dikkati çekici bir giriş yapmak gereklidir. Yönergeyi yavaş ve kısa tümcelerle verip, çocukların izlediklerinden ve anladıklarından emin olarak sürdürmek işe yaramaktadır.

Ödevleri, sıkıcı ve monoton olmaktan çıkarıp, canlı ve ilgi çekici bir görevle birleştirmek çalışma sırasında uygun noktalarda mola vermek, verilen bilginin alınıp alınmadığını sınamak gereklidir. Dikkatin dağıldığı hissedildiğinde çocukla bireysel iletişime girmek yararlı olur. Yanına gitmek, yavaşça omzuna dokunmak ya da göz göze gelmek yapılabileceklerden birkaçıdır.

Başarmasını sağlayacak ödevler ile başarı duygusunu yaşamasını sağlamak başarısızlık deneyimlerini azaltacak önlemler almak işe yarar. Uygun ödevler ve seçenekler ile ilgi ,istek ve başarı artacaktır. Verilen ödevin alındığından emin olmak ve dönüşte kontrolünü yapmak gereklidir. Küçük de olsa başarıyı görmek ve ödüllendirmek önemlidir.

Çocuğun hareket etme gereksinimine yönelik kolaylaştırıcı önlemler işe yarar. Hareket etmesini sağlayan bir görev vermek, yerini değiştirmesine, sırasında ayağını sallayabilmesine izin vermek gibi...
Arkadaş ilişkilerinde yardımcı olunabilir. Uyarıcı ve doyumlu arkadaş ilişkisi çocuğun hevesini ve kendine güvenini artıracaktır.

DAVRANIŞ BOZUKLUĞU TEDAVİSİ İÇİN ÖNERİLER

Çocukların sorun alanlarını, diğer çocuklardan farklı ve güçlü yanlarını belirlemek, neler yapılacağı konusunda ailelere ve öğretmenlere yardımcı olabilir. Sorun alanlarını bilmek çocukların gereksinimlerine yanıt verebilmek için gereklidir. Bu gereksinimlere yanıt verirken çocukların güçlü ve zayıf yönlerini bilmek davranış problemini aşmada yardımcı olabilir.

Çocuğun yakın çevresi (Ebeveynleri, öğretmeni) sorunu tam olarak bilmelidir. Sorunun çözümü için yakın çevre işbirliği içinde olmalı ve tutarlı davranılmalıdır.

Çocuk için aşırı beklentiler çocuğu bir bıkkınlık içine sokabilir. Aynı zamanda beklentileri en aza indirmek çocuğun ilerlemesine engel olabilir.

Çocuğun davranış problemini aşma girişimleri sırasında çocuk zorlanır ya da sıkıntıya girerse, gerginliği azaltmak ve öfkesini engellemek için çocuğa yardım edilmesi, ona cesaret verilmesi gerekmektedir. Ancak önceden koyulan yasak ve kuralların bozulmamasına dikkat edilmelidir. Bunun yanında çocuğun küçük olumsuz davranışları görmezden gelinip olumlu davranışları özendirilebilir.

Kesin olarak yapılması istenmeyen davranışlarla , yapılmasına izin verilen davranışlar çocuğa net bir şekilde açıklanmalıdır. Ve bu konuda kararlı olunmalıdır.

Çocuğa açık ve kesin yönergeler verilmeli isteğin yerine getirilip getirilmediği izlenmelidir.

Aile ev dışında çocuğun sosyal ve sportif faaliyetlere katılmasına yardımcı olunmalı, bu faaliyetlerin çocuğa zorlayıcı yük getirmemesine ve keyif almasına özen gösterilmelidir.

Ev içinde, sınıfta sorumluluklar verilmeli bu sorumluluklar yerine getirildiğinde çocuk ödüllendirilmelidir.

Çocuğa davranış problemi hakkında gerekli açıklamalar yapılmalı, ancak azarlamaktan, eleştirmekten, küçük düşürmekten kaçınılmalıdır.

Doktor, öğretmen ve aile bir işbirliği içerisinde olmalı sorunun çözümü için beraber hareket edilmelidir.

Çocuğun başarılı olabileceği durumlar yaratılmalı ve çocuğa uygun aktiviteler seçilmelidir. Çocuğa kendini gösterme fırsatı verilmeli böylece çocuğun bir şeyler başardığı duygusunu hissetmesi sağlanmalıdır. Böylece yeni başarılar için istek duyacak ve çaba gösterecektir.

Doktor tarafından ilaç tedavisi uygun görülmüşse, doktora akla takılan her şey sorulmalı çocuğa gerekli açıklamalar yapılmalıdır.

Ayrıca davranış bozuklukları tedavisinde Davranışçı psikoloji akımının da öğretileri kullanılabilir. sembolik pekiştirme, marka pekiştirme gibi tekniklerde istenmeyen davranışı ortadan kaldırmada kullanılabilir.

Sembolik pekiştirme de çocuğun görebileceği bir yere haftanın günlerinin de belirtildiği bir çizelge yapılıp asılır, çocuğun yaptığı her olumlu davranış çizelgeye işlenir. Aynı zamanda istenmeyen davranış ta çizelgeye işlenir. Haftanın sonunda olumlu davranış ödüllendirilir. Olumsuz davranış ödülden mahrum bırakılır. Ceza kavramı yoktur. Sadece ödülden mahrum bırakma vardır. İlk haftalarda koşulsuz ödüllendirme vardır. Bir anlamda çocuğun ödülün keyfine varması amaçlanır. Daha sonra olumsuz davranış tekrarlandığında ödülden mahrum bırakma başlar. Bu yolla olumsuz davranışın giderek azalması ve ortadan kalkması sağlanmaya çalışılır.

Marka pekiştirme sembolik pekiştirmenin temel varsayımlarından yola çıkar. Amaç yine olumsuz davranışı olumlu davranışı ödüllendirerek ortadan kaldırmaktır. Sembolik pekiştirmeden farklı olarak bu teknikte marka kullanılır. Çocuğun yaptığı olumlu davranışa marka (tavla pulu, taso gibi) verilir. Bir hedef belirlenir örneğin ( 20 markaya bir oyuncak alınması gibi). Çocuk her olumlu davranışta marka kazanıp, toplayarak belirlenmiş hedefe (Ödüle) ulaşmaya çalışır. Yaptığı istenmeyen davranışta kazanılan marka geri alınır. Yani ödülden mahrum bırakılır. İlk haftalarda sürekli kazanım vardır. Bu yolla olumsuz davranış ortadan kaldırılmaya çalışılır.







 

Yorum Yaz